Keyifli Hayatın Dergisi

“İÇİNİZDEKİ HEYECANLI ÇOCUK ÖLÜNCE GAZETECİLİK DE BİTİYOR”

SHARE
, / 1079 0
“İÇİNİZDEKİ HEYECANLI ÇOCUK ÖLÜNCE GAZETECİLİK DE BİTİYOR”
   

CNN Türk Ankara Temsilcisi, başarılı gazeteci Hande Fırat Ankara Gazi Osman Paşa’daki evinin kapısını MODA’ya açtı. Fırat, iş yaşamını, resme olan tutkusunu, ailesi ve sosyal hayatına dair sorduğumuz bir çok soruyu tüm içtenliğiyle cevapladı.

CNN Türk Ankara Temsilcisi Hande Fırat Moda derginin konuğu oldu. Evinin kapısını bizler için açan Fırat, iş yaşamını, resme olan tutkusunu, ailesini ve sosyal hayatını bizlerle paylaştı.

Hande Fırat’ı sizden dinleyebilir miyiz?
10 Eylül 1974 doğumluyum. Tevfik Fikret Lisesi’nden mezunum. Ankara Üniversitesi Radyo Televizyon Sinema bölümünü bitirdim. Ama birinci sınıftan itibaren çalışmaya başladım. Meslek hayatına Kanal D’de stajyer olarak atıldım, akabinde NTV’de kadromu aldım. Basamakları teker teker ve fazla ağır çalışarak çıktım. Gece muhabirliği, polis ve adliyeye muhabirliği yaptım. Daha sonra siyasi partilerle devam ettim. En son Başbakanlık muhabirliği, haber editörlüğü, haber müdürlüğü ve sonrasında Ankara temsilciliği… 1999’dan beri CNN Türk’te çalışıyorum. CNN Türk’e Başbakanlık muhabiri olarak girdim, şimdi Ankara temsilcisi olarak görev yapıyorum. 2005’te kızım Nehir’i doğurdum. ‘Hayatın nedir?’ diye sorduklarında şöyle diyorum; kızım, köpeğim, kendi hayatım, sevdiklerim, annem, evim, bir de tüm siyasi tarih ve Türkiye’nin hayatı bir nevi kendi hayatım oldu. Çünkü birebir tanıklık ederek, içinde yaşayarak, o heyecanı, stresi, endişeyi, bazen o korkuyu yaşayarak büyüyor, ilerliyorusunuz ya da yaşlanıyorum.

İş yaşamınızdaki prensipleriniz nelerdir?
Bazı ilkeler ya da dikkat ettiğim konular var. Dürüst haberci olmak, tarafsız durmak ve sadece gazetecilik yapmak, yani iş dünyasıyla ilgili olmamak. Herhangi bir iş lobisini ya da iş adamını kovalamamak, siyasi parti adına konuşmamak, yani bir siyasi partinin savunucusu olmamak… İş arkadaşlarıma her zaman şunu söylerim: İdeolojiniz ne olursa olsun, haber merkezine girdiğinizde, üzerinizdeki paltoyu kapıdan girmeden önce askıya asın ve işinizi yapmaya başlayın. Gazeteci olduğunuzu unutmayın. Sizin anlattığınızı, yazdığınızı, ekranda söylediğinizi milyonlarca insan dinleyecek. Bu meslekte, her söylediğimizi insanlar düşünecek, ona göre tartacak, değerlendirecek. İnsanlar çok rahat kandırılabilir. Ancak bunu yapmayıp, güven kazanmak lazım. Hangi iktiarda veya hangi koşulda olursa olsun gazeteci, gazeteciliğini bilecek. Nerede durduğunu bilecek. Kimsenin tetikçisi veya silahçısı olmayacak. Asla yalan söylemeyecek. Gazeteci gazeteciye bile yalan söylememeli. İki kere çek edilmeyen haber ekrana verilmemeli. Bunlara dikkat etmek lazım. Allah’a çok şükür bugüne kadar hep böyle gitti. Çok hassas, çok dikkat ederek… İnşallah bundan sonra da Allah utandırmadan böyle devam ederiz.

İş hayatınızda ilginç durumlarla karşılaştığınız oldu mu?
İşe ilk girdiğim dönemlerde aynı zamanda okuyordum. Şu anda Turkish Daily News’ün Genel Yayın Yönetmeni olan Murat Yetkin, beni çok sıkı çalıştırırdı. Sabah ofise geliyorum, çalışıyorum, çalışıyorum… Ankara Üniversitesi’nde dersleri uzaktan takip edebiliyorduk ama diyelim ki ertesi sabah 08.00’de sınav var. 08.00’de sınava girip, biter bitmez NTV’ye geri dönüyordum. Gece herkes çıktıktan sonra ofiste çalışıyordum. Gece yarısına kadar nöbet tutuyordum. O zamanlar polis telsizi yanımda, her an bir şey olursa diye dinliyorum ki ona göre ekip çıkıyor vs. Hiçbir zaman “sınavlarım var, o hafta izin alayım” demedim.

Ekrana ilk çıkışımı çok iyi hatırlıyorum. NTV’deydim. Beni tuvalette çalıştırırlardı. “Tuvalete gir, aynanın karşısına geç ve kendi kendine konuş” derlerdi. Aynaya baka baka konuşurdum. Günün ilk yayını sabah 5’teydi. Sabah bağlantıları çok az izlendiği için sabah 5’teki yayınlara çıkmaya başladım ama bana bütün dünya beni izliyormuş gibi geliyordu. Sonra insan alışıyor tabi. Hapşırarak da yayın yapabiliyorsunuz, hıçkırık tutuyorsa canlı yayında, onu da önemsemeyebiliyorsunuz.

Bütün depremlerde, 17 Ağustos depremi dahil olmak üzere, bölgeye giden ilk ekibim. Tüm siyasi krizler, Bülent Ecevit’in hastalanması, Anayasa kitapçığının atılması… Hepsinde birebir muhabirlik yaptım. Erbakan, 28 Şubat, Ak Parti iktidarının 11 yılı, 2005’e kadar en azından birebir muhabirlik yaptım. Şimdi yöneticiyim ama hala bir muhabir gibi çalışıyorum.

Çok heyecanlandığım ve yayında nefessiz kaldığım oldu. Çünkü ilk haberi siz alırsanız, bir de koşuyorsanız yayın noktasına doğru, o arada bir de “yetişemedin Hande, telefona alalım” diyorlarsa, anlatacak nefesin kalmıyor. Spor da yapmak lazım.

Hepsine tanıklık ederek, bazen gözlerin dolarak çalışıyorsun. Her zaman güzel ya da heyecan yaratan şeylere gitmiyorsun. Örneğin deprem bölgesi… Bir yandan görevini yapıyorsun, diğer yandan çığlıkları duyuyorsun, yardım ediyorsun. Haberle insanlık arasında sıkıştığın çok oluyor. Yardım edebiliyorsak yardım ediyoruz. İşten önce insanlık ön planda oluyor orada. Deprem bölgesindesin, insanlar çığlık atıyor, kimse yok. Oradaki ilk işin yardım etmek oluyor, ki 17 Ağustos’ta da bu şekilde çalışıldı. İnsanlar sizden yakınlarını bekliyor, oradaki durumdan haberdar olmak istiyor. Hiç yapmak istemeseniz de, ağlasanız da, sızlasanız da çıkıp bunu yapmak zorundasınız. Show must go on… Kesinlikle çok ağır bir laf. Her şeye rağmen şova devam etmek zorundayız.

Kendi içinizde de çok kötü bir gün geçirebilirsiniz ama o röportajı yapmak zorundasınız. Mesela ben bir tanesinde yayındaydım. Kızım Nehir çok ateşlenen ve havale riski olan bir çocuktu. Bu, beş yaşına kadar da süren bir şey. Gündemde yine çok yoğundu ve canlı yayında çok önemli konuklarım vardı. Yayındayım ve asistanım kulaklıktan “Hande, Nehir çok ateşlendi, Dicle şu an çıkıyor, Nehir’i alıp hastaneye götürecek” dedi. Bir yandan endişe ediyorsunuz, bir yandan canlı yayına devam etmek zorundasınız. Kızım ateşlendi, kusura bakmayın diyemiyorsunuz. Ama tabi rengim attı, kafam karıştı… Yayın biter bitmez ben fırladım, Dicle ofise geri döndü.

Başbakanlık muhabiriyken eve boşuna para ödediğimizi düşünürdüm. Çünkü haftada iki gün evde kalıyordum. Bir çıkıyorduk, yurt içi, yurt dışı… Elimde sürekli bir valiz, ordan oraya gidiyoruz. Şimdi daha sakin. Başbakan ya da Cumhurbaşkanı’nın heyet uçağına dahil oluyoruz. Onların da ayrı bir keyfi var çünkü heyetle birlikte görüyorsunuz her şeyi. Ama hala muhabir gibi çalışıyorum. Sürekli bir adrenalin var. İki gündür Ankaralı gazeteciler ayaktayız. Ortalık biraz toz duman, karışık. O siyasi tansiyon, ofisteki atmosfer, her yerden haber geliyor, birçok yeri arıyoruz, son demeçleri alıyoruz… Çok büyük bir heyecan. Gazetecilik bir hastalık. Eğer siyaseti, ekonomiyi, tarihi seviyorsanız gerçekten bir hastalık ve o hastalık hep vücudunuzda kalıyor ve hiç geçmiyor.

Böyle kriz dönemlerinde çıldırdığınız dönemler oluyor mu?
Ara sıra oluyor tabi. Çünkü çok uykusuz kalabiliyorsunuz. Kendi hayatınıza dair hiçbir şey kalmayabiliyor ortada. Telefon durmuyor. Bu süreçte, gece kulağımda telefonla kalıp, uyuduğumu biliyorum. Bazen yeter diyebiliyorsunuz. Yıllık tatil yapmadan, insanlar üç ay denizde eğlenirken, değil üç ay, bir gün bile gidemediğiniz oluyor. Bazen hafta sonlarınız yok. Çocuğunuzu göremiyorsunuz. Diğer taraftan işin o kadar fazla içindesiniz ki, domuz gribinin gündemde olduğu zamanlarda gidip ilk aşıyı sen yaptırmak zorunda kalıyorsun. Çünkü o stresle yola devam ediyorsun. Ajansın başındasın, dünyada binlerce kişinin ölüm haberini alıyorsun. Dolayısıyla o senin için dünyanın en büyük sorunu oluyor. Çünkü içindesin. Gidip aşıyı ilk sen yaptırıyorsun. Ya da bir sürü şehit haberi geliyor ve insanların hayatlarında hiçbir şeyin değişmediğini gördüğünde “yeter arkadaş, her şey bu kadar normal değil” diyebiliyorsun. Ya da Gezi süreci… Bence gazeteciler açısından gayet zor bir süreçti. İnsanlar o kadar kutuplaşmışlardı ki, ne yapsan, nerede dursan, işini yapmaya çalıştığın için bile kötü olabildin. Çok üzülerek söylüyorum, sabahtan akşama kadar Kuğulu Park’a bir bayan muhabir gönderiyordum. Orada gazetecinin bağırmasını, çağırmasını ya da herhangi bir siyasi programda döverek soru sormasını doğru bulmayan bir insanım. Her türlü soru herkese sorulur ancak bunun bir üslubu vardır. Her yerden yayın yapılır. Ben sana taraf olmak zorunda değilim. Benim işim tarafsızlık. Olanı anlatmak. Benim oraya gönderdiğim gazeteciye sürekli küfür edildiğinde ‘yeter artık’ diyorsun. Sen kimsin küfrediyorsun, ne yapmamı istiyorsun? Ben senin gazetecin değilim. Ben sadece gazeteciyim. Bu herkes için geçerli. Kendine ait bir gazeteci olmaz. Dolayısıyla, evet çileden çıktığımız zamanlar oluyor ama çok net ki sevmeden yapılacak bir iş değil. Çünkü yükü çok ağır. Stresi, bilmen gerekenler, hepsiyle çok ağır. Her şeyden önce mesai saati çok uzun. Sabah 08.00’de başlayıp, Türkiye’de çıkan tüm gazeteleri, 9.30’a kadar a’dan z’ye okumak zorundayız. 09.30’da bütün muhabirlerimle birlikte haber toplantısı yapıyorum, kimin nereye gideceğine, ne yapacağına karar veriyoruz. Saat 10.00’da İstanbul’la haber toplantısına giriyorum ve bu arada haberler gün boyu akıyor. Bunun dışında da bu mesleği yapıyorsan güncel, siyasi, tarihi kitapları okuman lazım. Okumanın sonu yok. Zor bir meslek ama çok keyifli.

   

Bu kadar yoğun temponun içinde ailenize ve sosyal yaşamına nasıl vakit ayırıyorsunuz?
Zor oluyor tabi. Bazen yayın yaparken, kızım Nehir de ofise gelmek zorunda kalıyor. Şunu hiç unutmam: Nehir, 5-6 arkadaşıyla havuzdayken “Biliyor musunuz benim arkadaşım kim?” diye sordu. Çocuklar da kendi dünyalarından çok önemli bir karakter bekliyorlar, heyecanla “Kim?” diye sordular. “Ahmet Davutoğlu benim arkadaşım” dedi Nehir. Diğer çocuklar “Aaa öyle mi!” deyip döndüler ve hiç umursamadılar bile. Nehir 8 yaşında ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu onunla konuşuyor. Onun için çok büyük bir şey. Bir keresinde Sayın Başbakan ile röportajım vardı. Nehir nereye gittiğimi sordu , ben de Başbakanla canlı yayınım olduğunu söyledim. “Anne, Başbakan’a söyler misin lütfen tenefüsleri arttırsın, ayrıca bana oyuncak göndermedi!” dedi. Başbakan’ın arabasının arkası oyuncak dolu, çocuklara Başbakan oyuncak verir. Nehir de tabi takip ediyor bunları. ‘Benim annem Başbakan’a gidiyorsa, oyuncak getirir’ diye düşünüyor. Tam bir çocuk bakışı bu. Hatta yayında da bunu Sayın Başbakan’a da söyledim. Torunları olduğu ve benzer konuşmalar geçtiği için güldük beraber.

Zor elbette. Bazen çocuğunuz yanınızda oluyor, bazen siz onun yanında iş yapıyorsunuz. Benim çocuğum ‘PKK kim, insanlar neden kaçırıldı’ya kadar sorgulamaya başlamıştı doğal olarak. Çünkü bunların hepsini telefonla yanında konuşmak zorunda kalıyorum. Belki az ama kaliteli ve daha sağlıklı vakit ayırabiliyorum aileme, çocuğuma. Bir köpeğim var, üçümüz hep bir aradayız. Onun dışında rahatlamak gerektiğini ben 40 yaşında öğrendim. Her şey iş olursa hastalanırsınız, her şey iş olursa sağlıklı bakamayabilirsiniz. Dolayısıyla ne yapıp edip kendinize zaman ayırmanız gerekiyor. Aşırı stres sebebiyle çok rahatsızlandım. Ondan beri resim yapıyorum. İki yıl oldu. Bambaşka ve güzel bir dünya. Müziği koyup resmi yapmaya başladığımda yaşadığım bütün stres, yorgunluk, gerginlik gidiyor. Mümkün olduğunca da spor yapmaya çalışıyorum, pilates yapıyorum. Aynı zamanda kasları uzatıp açtıkça, esnettikçe insanlardaki gerginliği de alıyor. Birebir yaşadığım için söylüyorum. Girdiğim an ile, bir saat sonra çıktığım an arasındaki surat ifadelerimi çekseler, arada uçurum var. Asık suratlı bir kadın giriyor, sonra mutlu bir kadın çıkıyor.

Resme başlama hikayenizi anlatır mısınız?
İki yıl evvel çok yoğun bir tempoda çalışıyordum ve uzun süre tatil yapamamıştım. Haftada 2-3 gece programım vardı. Sabahtan gece yarısına kadar ofisteydim. Günde 2-3 paket sigara, 6-7 tane Türk kahvesi, 4 diyet kola içiyorum, ki ayakta durup, ertesi sabah aynı tempoda devam edebileyim. Bir akşam ben evde düştüm. Ertesi sabah işe geldim. Yine aynı şey oldu ve acile götürdüler beni. Her şeye bakıldı ve temiz çıktı. Doktor “sen kimsin, ne yapıyorsun, televizyonun başında mı yaşıyorsun? dedi. Her şeyi anlattım. Panik atak olmuşum. Bana 10 günlük bir rapor yazdı. “Bu süre içinde kesinlikle televizyon yasak ve lütfen kendin bir şeyler yap” dedi. Çok korktum. Yürüyüşe çıktığım bir gün buradaki bir kursa girdim ve ‘ben resim yapmak istiyorum’ dedim. Ders almaya başladım. O günden beri de resim yapıyorum. Öğretmenim de “bu senin içinde kalmış, gizlenmiş ve rahatsızlığınla birlikte patladı” dedi. Bir de tarzla patladı çünkü ağırlıklı spatulayla yapıyorum resmi, genelde fırça kullanmam. Daha sıkı ders alıyordum ama şimdi iş temposu nedeniyle yavaşladı. Ama derslerimi sürdüreceğim. Hayalim yakın bir zamanda bir sergi açmak. Bir semazen serim var. Benim için 17 Aralıklar çok önemlidir. Nehir’i de 17 Aralık’ta doğurdum. Yıllarca da Şeb-i Aruz’ları hep yerinde izledim. Mesnevilik olayının tamamına da derinden bağlıyım. Okuduklarım, gördüklerim, yaşadıklarım birebir etkiliyor. Bir şekilde kendimi ifade etme yönü ya da yöntemi… Dolayısıyla mutluyum resimle.

Moda hayatınızın neresinde?
Bundan yıllar evvel hayattaki en büyük zevkim makyaj malzemesi almaktı. Şimdi en rahatsız olduğum şey makyaj malzemesi alışverişi yapmak. Çünkü 20 yıldır sabahları güne şöyle başlayan bir kadın düşünün; bir yandan biri yüzünüze makyaj yapıyor, diğer yandan biri sürekli saçınızla uğraşıyor, önünüzde 20 tane gazete var ve bunları okuyorsunuz. Bazen “Yeter, durun!” demek istiyorum . Ama yapmak zorundayım çünkü an itibariyle bir gelişme olduğunda yayına çıkabilirim.

Bütün muhabirlerime bakımlı olmaları gerektiğini sık sık hatırlatıyorum. Takım elbisem yok, ceketim yanımda değil diye bir şey yok. Herkes her an hazır olmalı. Bu benim için de geçerli. Takma kirpiği insanlar bir düğüne giderken takarlar ve güzel görünür ama her hafta, her yayında takma kirpik takılınca saçınızı yolasınız geliyor. Yine de tabi bütün makyaj malzemelerini gayet profesyonel şekilde bilirim. Hazırlanmak için bir saatin var deseler, gölgeleriyle birlikte profesyonel makyaj yaparım. Ama bunu zevkle yapmam . Hafta sonu mümkün olduğunca eşofman, kalın çorap, sıfır makyaj ve saçlarım toplu gezmeyi tercih ediyorum. Çünkü gün içinde sürekli şık ve bakımlı olmak zorundasınız. Çok sayıda akşam resepsiyonlarına katılıyoruz ve resepsiyonlar da genelde yaptığımız iş nedeniyle olduğu için ona göre giyinmek gerekiyor. İşim gereği gittiğim bir davette kurumumu, kendimi, ailemi temsil edecek şekilde giyinmem lazım.Bu da, ona göre pantolon, etek boyu, ona göre ceket ve bluz giymek demek. Genel olarak resmi kıyafet tercih ediyorum. Özellikle cuma günleri bizim için daha rahat günler. Cumaları mümkünse ofise kot pantolonla, ama yine topuklu giyerek, üzerini ceketle kombine edip giyiyorum. İnternetten alışverişi tercih etmiyorum. Vakit bulursam gidip alıyorum. İş olduğu için de iş kıyafeti ağırlıklı satan belli başlı mağazalar var zaten, oralara gidiyorum.

Bunun sizi kısıtladığını düşünüyor musunuz?
Her zaman bakımlı, makyajlı ve saçın yapılı olunca sanırım doyuyorsun. O nedenle de makyajsız ve mümkünse bakımsız halini özlüyorsun. Her zaman bakımlı olmak zorundayım. Bir anda davet gelebiliyor, yayın olabiliyor, konuklarım olabiliyor. Her şeyden önce CNN Türk’ü temsil ediyorum. Sakil olma şansım yok.

Öz eleştiri yaparsak iş hayatıyla ilgili kendinizde sevmediğiniz şeyler nelerdir?
Fazla işkolik bir kadınım. İş olunca gözüm hiçbir şeyi görmüyor. Tarihe not da düşüyorum, not da alıyorum aynı zamanda. Belki sonrasında tüm bunlar bir kitap haline dönecek. Belki sadece anılarım olacak. Ama büyük heyecan duyuyorum. Çok büyük vaktimi işte geçiriyorum. İş benim için artık bir hayat tarzı.

Bu zamana kadar hayatınızdaki itici güç ne oldu?
İçimdeki heyecan. Rahmetli Mehmet Ali Birand’ın öğrencilerindenim. Bende çok emeği vardır. Onda yıllarca gördüğüm, içindeki küçük çocuk muhabirin hep yaşadığıydı. Çok çalıştım onunla. Yurt içinde, yurt dışında. Ben onun muhabiriydim. Ben nasıl heyecanla bekliyorsam kapıda, o da o heyecanla beklerdi. Bu, insana gerçekten büyük bir itici güç oluyor. Sanırım içimdeki o küçük heyecanlı çocuk, hala haber alıp, en doğru şekilde ekrana yansıtmak isteyen ve bu benim haberim diyecek heyecanlı çocuk… Eğer bunu sürdürebilirsen zaten çok başarılı olmaya devam ediyorsun. O heyecan öldüğü zaman olmuyor.

İlgili Haberler

YORUM YAPIN

Your email address will not be published.

PASSWORD RESET

LOG IN