Keyifli Hayatın Dergisi

“Yollarımız Yıllar Önce Kesişti”

SHARE
, / 1751 0
“Yollarımız Yıllar Önce Kesişti”
   

Zeynep&Renan Gökyay

30 ülkeden fazla noktada faaliyet gösteren, ofis mobilyasında dünyanın lider markalarından Nurus’un Yönetim Kurulu Başkanı Renan Gökyay ve zarif eşi Zeynep Gökyay ilk röportajlarını Moda Dergi’ye verdi. Nurus’un Nenehatun Caddesi’ndeki ofisinde bir araya geldiğimiz Gökyay çifti, pozitif enerjilerini fotoğraf karelerine de yansıttı.

RENAN-ZEYNEP-GÖKYAY-2

1927 yılında adını aldığı Nurettin Usta (Nurettin Kunurkaya) tarafından kurulan Türkiye’nin yurt içi ve yurt dışındaki öncü markalarından Nurus’un 3’üncü kuşak temsilcisi Renan Gökyay ve ilk görüşte aşık olduğu zarif eşi Zeynep Hanım’la keyifle okuyacağınız bir röportaja imza attık. Çocukluk yıllarında yolları kesişen ve yıllar sonra ilginç bir tesadüf ile bir araya gelen Gökyay çifti, evlilikleri, sosyal yaşamları ve hayata bakış açıları ile ilgili samimi açıklamalarda bulundu.

ZEYNEP GÖKYAY

Televizyona çıkan ilk çocuk sizsiniz? Bundan biraz bahsedebilir misiniz?

Renan Gökyay:Sanırım 1969 senesiydi. TRT’nin ilk çocuk programı “Kağıttan Oyuncaklar” da TRT’de çalışan annemin bir arkadaşının aracılığıyla televizyona çıktım. Kızılay’da yer altında bir stüdyo vardı. O zaman kayıt teknolojisi şimdiki gibi değildi. Tahta tripodları olan kameralar vardı. Daha sonra 1975’te, Renan Fosforoğlu ile beraber Kaşağı’yı çektik. O da TRT’nin ilk kısa metrajlı çocuk filmiydi. Tüm dünyada birçok ödül aldı. Ayrıca Susam Sokağı başta olmak üzere birçok projede de seslendirme yaptım.

RENAN-ZEYNEP GÖKYAY (3)

TV sektöründe devam etmeyi düşündünüz mü? Yoksa ailenin yönlendirmesi ile Nurus’a mı geçildi?

R.G.:TV’de devam etmeyi düşünmedim. Çünkü biraz ayran gönüllüyüm. Nurus’ta 3’üncü kuşağız. Ailemin şirkete geçmem konusunda hiçbir yönlendirmesi olmadı.

RENAN-ZEYNEP GÖKYAY (1)

Yolları yıllar önce kesişmiş

Zeynep-Renan Gökyay çiftinin hayatları yıllar önce kesişmiş. 11 yaşında İstanbul’a yatılı okula (Galatasaray Lisesi) gönderilmesi düşünülen Renan Bey, babası Akın Gökyay’ın “11 yaşındaki çocuk İstanbul’a yatılı okula mı gider” itirazıyla karşılaşmış. Akın Bey’i ikna eden kişi ise o yıllarda ortağı olan Zeynep Hanım’ın dedesi Kemal Bey’miş.

Tanışma hikayeniz nasıldı?

R.G.:Zeynep ile aramızda 14 yaş var. O aradaki 14 yaş sebebiyle ben, Zeynep’in varlığından habersizim. Arada beş yaş olsa haberim olacak. Bundan 5-6 sene önce Zeynep’in teyzesi Derya, beni Facebook’tan ekledi. Derya’nın arkadaş listesine bakarken Zeynep’i gördüm. Derya’ya dedim ki; “Bu fotoğraf sahte mi yoksa böyle bir kız var mı?” Derya da Zeynep’in yeğeni olduğunu söyledi. Meğer Zeynep, Kemal Amca’nın torunuymuş. Fotoğrafından çok hoşlanmıştım. Sonra Facebook’tan birbirimizi ekledik. Neredeyse bir sene oradan sohbet ettik. Ankara’da Zeynep adında başka bir arkadaşım daha var. O da emlak ve arsa işiyle uğraşıyor. İşle ilgili onu aramam gerekti. Onu aradığımı zannedip, eşim Zeynep’i aramışım. O gece sabaha kadar telefonda konuştuk. Ertesi gün Ankara’ya geldim. O gece yemeğe çıktık. Aşık oldum. 4. gün evlenme teklifi ettim, 6. gün annesinden Zeynep’i istedim, 8. gün İstanbul’da bizim eve taşındık ve 20. günde de evlendik. Hatta o dönem basından birçok kişi acaba hamile mi diye saçma sapan şeyler yazdı.

Z.G.:Bizi kedi zannettiler sanırım. Dört günde hamile kalacağımı ve bunu 20 günde anlayabileceğimizi düşündüler (gülüyor). Ama en güzelini bize Kenan Erçetingöz söyledi. “Bu devirde kimse aşk yaşamadığı için herkesin aklına aşk değil de böyle şeyler geliyor” dedi.

PHOTOGRAPHER YUSUF EMRE TURAN www.yuself.com;

PHOTOGRAPHER YUSUF EMRE TURAN www.yuself.com;

ZEYNEP-RENAN GÖKYAY

İş hayatınıza kaldığınız yerden devam edelim…

R.G.:Ben bu işi hakikaten yapmak istiyordum. Çünkü marangozluğa çok meraklıydım. Galatasaray’dan sonra ODTÜ’ye gelip Endüstri Tasarımı okudum. Okurken zaten işe başlamıştım bile. Mezun olduktan sonra babam “Çalışmak istiyor musun? Eğer istiyorsan bizim yükleyeceğimiz kamyonlar var. Sen de o kamyonların düzgün ve kaliteli yüklendiğinden emin ol” dedi. Ben de başladım.

Teknelere merakınız da oradan mı geliyor?

R.G.:Hayır, 11-12 yaşlarında Galatasaray’da okurken para biriktirip, hafta sonları Alanya’ya giderdim. Orada kiralık katamaranlar vardı. Yelken yapardım. Benim için çok büyük bir merak ve büyük bir özgürlüktü. Yelkeni hayata çok benzetirim. Doğayı yenemezsiniz, ancak onunla kol kola girersiniz. Bunun iş hayatına yansımaları da çok benzerdir. Ekonomiyi de yenemezsiniz, ancak kol kola girersiniz. Yelkene çok benzer. Yelken yarışında da önünüzdeki giderken onun başına birşey gelir ve siz görürsünüz. Yeteri kadar akıllıysanız, aynısının sizin başınıza gelmemesi için tedbir alırsınız. İnsan hayatı da bunun gibidir. Yelkende kurallar vardır. Rüzgara daha dar açıyla giren teknenin yol hakkı vardır. İter diğer tekneyi. “Ben daha dar açıyla girdim, sen kenara çekil” der. Hayatta bazı insanlar daha dikine gitmeyi becerirler. Daha dar açıyla hayata karşı gidebilirler. Onların sizden yol isteme hakkı vardır. Siz de onlara yol vermek zorundasınızdır. Doğanın kuralıdır bu. O yüzden yelkeni, hayata çok benzetirim. Herhalde 12 yaşımdan beri yelkenle uğraşıyorum. Teknelerim de oldu. Şimdi de tekne üretiyorum. Yelkenli çok büyük yatlar üretmeye başladım. Yarış tecrübesi olan, uluslararası bir ekiple çalışıyoruz.

Tasarımlar size mi ait oluyor?

R.G.:Tasarımların bir kısmı bize ait. Ama tekne işinde gövde tasarımı görsel bir iş değil, mühendislik bir iştir. O tür mühendislik işlerini, dünyada çok iyi ekiplere emanet ettik.

Ailece denize açılır mısınız?

R.G.:Bodrum’da tekne yarışlarının ilk başladığı yıllarda benimle beraber yarışan bir arkadaşım vardı. O şöyle söylerdi: “Eğer denizle ilgiliysen hayatına üç çeşit kadın girebilir. 1. cins, demir kadınlardır. Denizde paslanırlar ve seninle beraber yapamazlar. Denize uygun kadınlar değildir. 2. cins, krom kaplı kadınlardır. Bunlar üstten seninle beraber gidiyor gibi görünürler, ama içten içe paslanırlar ve bir gün bir yerden kopar giderler. 3. cins, paslanmaz çelikten kadınlardır. Denizde zaten bütün materyaller paslanmaz çelikten yapılır. Biz de elimize diş fırçası alır, onları parlatmak için uğraşırız”. Hayat da denize benziyorsa eğer, yine iki kişi çıkıyorsun yola. Sen dümende dururken beraberindeki insan, denizde yaşacanak sorunlara karşı sana yardım ediyor. Bu nedenle yanındakinin, bu tür sıkıntılarla başaçıkabilecek biri olması lazım. Ben dümende iken Zeynep’in direğe çıkabilecek cinsten bir kız olduğunu hissettiğim için O’nunla evlendim. Yoksa gündemimde evlenmek diye birşey yoktu. Çünkü daha önce iki defa evlendim. Artık evliliği doğru bile bulmuyordum. Evlilik, ortaklar dışında herkesin bulaştığı bir limited şirket gibi geliyordu bana. Bir daha evlenmemeye yeminliydim. 4. günde Zeynep’e evlenme teklifi ettim. Zeynep’le 15-16 metrelik teknelerle, yanımızda kimse olmadan çok defa denize açıldık.

Z.G.:Ben hayatımda hiç tekne kullanmamıştım ve Renan bana marinadan çıkarken dümeni verdi. “Geç bakalım, yapacaksın” dedi. Renan, insana öyle güven verir ki, bilmediğin birşeyi bile yaparsın. Kızımızla denize açılmaya henüz cesaret edemedik. Ama en büyük hayallerimizden biridir ailece çıkmak. Onu da yelkenci olarak yetiştireceğiz.

Sizce evliliği ayakta tutan unsurlar nelerdir?

Z.G.:Herşeyden önce kayıtsız, koşulsuz birbirimizi çok seviyoruz. Birbirimize tahammül etmiyoruz. Yaptığımız her şeyde çok uyumluyuz. Birbirimizi tolere etmiyoruz.

R.G.:Birbirini değiştirmeye çalışmadan, olduğu gibi kabullenmek mühim olan. Aile kurduğunun bilincinde olmak çok önemli. Artık bizim ailemiz, ikimizin kurduğu aile… İkimizin de annesi babası var, ama bu aile bizim ailemiz. Esas biziz. Bu çok önemli. Ayrıca hakiki sevgiyle yapılan şey çok farklı. Bu sevgimizin meyvesi bir de bebeğimiz var.

Z.G.:Ne yaparsak yapalım birlikte olmaktan çok keyif alıyoruz. Çok saçma bir TV programı bile seyretsek, onu çok komik bir hale getirebiliyoruz ve çok gülüyoruz.

R.G.:Çok az kadın komik olmayı becerebilir. Zeynep çok komiktir. Öyle bir yorum yapar ki ben gülmekten masanın altına düşerim.

Z.G.:Karikatür çok severiz. Gündüz bulur, akşam birbirimize gösteririz. En çok Yiğit Özgür’ü takip ediyoruz. Karikatürleri biriktiririm, Renan akşam gelince de ona gösteririm. Uzun uzun güleriz. Angry Bird bile oynayıp çok eğlenebiliyoruz. Playstation çok oynarız.

R.G.:Grand Turismo 5’e takmıştım bir ara. Pedallar, direksiyon aldım. TV’nin bir metre ötesine direksiyonu koydum, yere pedalları monte ettim.

Z.G.:İki gün evden çıkmadan PS oynadığımızı biliyorum. Aynı zamanda birbirimizle kız ve erkek arkadaş da olabiliyoruz. Birbirimizin zevklerini çok iyi biliyoruz.

R.G.:Öyle olunca hayatla dalga geçebiliyorsun. Beraber bir şeyleri denemekten de korkmuyorsun. Yemek yaparken abuk sabuk fikirler gelir aklıma. “Kayısı marmelatıyla hardalı karıştırıp, sonra eti yumuşatıp, sirke ile karıştırırsam, içine de bal koyup, biber salçası ve sarımsakla ovalarsam nasıl olur?” dediğimde, Zeynep “Bir deneyelim” der. Kesinlikle saçmalama demez.

Z.G.: Ama Renan da eve akşam saat 9’da gelmiş, büyük bir canlılıkla “Sana bunu yapayım” diyor. Buna, hayır diyemem. Başka bir adam olsa evde ne yemek varsa oturalım, yiyelim der. Bunu sevgiyle ve isteyerek yapması mükemmel birşey.

R.G.: O bir egosantrizm. Ben de biraz bu var galiba.

Yemek merakı nereden geliyor?

R.G.: Çocukluğumdan beri vardı. Annem çalışırdı. Ben okuldan döndükten sonra evde yalnız kalırdım. Benden 2,5-3 yaş küçük kardeşim var. O’nun yemeklerini ısıt, karnını doyur vs. Ben berber çırağı gibi, annemin arkasında yaptığı yemeklere bakardım. Annem işten geliyor, bir de yemek yapıyor diye O’nu mutlu etmek ve şaşırtmak için ben yapmaya başladım. Öyle başladı yemek merakım. 10 sene öncesine kadar Ankara ve İstanbul’da birçok restoranın menüsünde çok ciddi parmağım vardır. Onlar menüyü hazırlarken beni çağırırlardı. Benim yaş grubumdaki bu işle uğraşanların hepsi benim arkadaşım. Ben yemek olayını da biraz abarttım sanırım. Evdeki fırının içinde özel kesilmiş taş var. Kullandığım tüm araç-gereçler profesyonel.

   

Z.G.:Renan, bu hafta pizza diyor ve en iyi pizzayı yapana kadar o hafta bizim evde pizza yapılıyor. Kendimi çok şanslı hissediyorum.

R.G.:Köpek, kedi ve Haziran (kızları) evde yemek yapma işinin bana ait olduğunu zannediyorlar (gülüyor).

Z.G.:Haziran da öyle biriyle evlenmek isteyecek ve bulamazsa benim yüzümden evde kalacak (gülüyor).

Aslında birçok kadın eşinin mutfağa girmesini istemez…

Z.G.:Aksine ben çok keyif alıyorum Renan’ın yemek yapmasından. Ben yapı olarak ataerkil bir insanım. Erkeğin ön planda olması gerektiğini düşünürüm. Kadın-erkek eşitliğine inanan bir insan değilim. Kadın ve erkeğin, özellikle evlilikte yarış içerisinde olması kabul edilemez.

R.G.: Erkek, erkekliğini bilecek. Ben, karımı tanıdığım günden beri O’nun kapısını açmayı, ceketini, paltosunu tutmayı severim. Bu, benim erkek olduğumu hisettirir, O’nun da kadın olduğunu.

Zeynep Hanım eşinizi iş dönüşü nasıl karşılarsınız?

Z.G.:Renan’ın anahtarı yoktur. O’na kapıyı her zaman ben açarım.

R.G.:Zeynep’le aynı eve taşındığımız günden beri, evin kapısının anahtarı benim cebimde değildir. Hep Zeynep beni uğurlar ve karşılar. Hatta o karşılamayı görmeniz lazım; Zeynep, Haziran, kedi, köpek… Kocaman bir grup, beni karşılar.

Bu tablo sizin bütün yorgunluğunuzu alıyordur…

R.G.:Elbette. Ne kadar yorulmuş olursam olayım, eve geldiğimde enerjim olur. İşi de kafamda getirmem eve. İş, hiçbir zaman suratımda olmaz. Onu bir yere asar öyle gelirim.

Z.G.: Dünya yıkılsa, Renan eve gülerek gelir. Biz de her zaman gülerek karşılarız onu. Bu hiç değişmedi. Bir kere bile aksamadı.

Evdeki bu huzur başarınıza da yansıyor mu?

R.G.:Herşeyin enerjisi ve ilacı mutluluk. Mutlu olduğun zaman yapamayacağın hiçbir şey yok. Mutlu olunca güneşsiz havayı da iyi hissediyorsun, griyi de renkli görüyorsun. Bu, muazzam bir duygu. Ben, çiftlerin birbirine verdiği enerjiye de çok inanırım. Başım ağrıyarak uyansam ve Zeynep başıma bir masaj yapsa 10 dakika sonra jilet gibi işe giderim. O dokunmayla, enerjinin geçtiğine inanıyorum. Çünkü karşında seni çok seven ve hep senin iyiliğini isteyen biri var.

Zeynep Hanım nasıl bir annedir?

R.G.:Hayatta rastlayabileceğin en iyi annedir. Bu 3.evliliğim ama ilk defa bir çocuğum oldu. Çocukları çok severim. Birçok arkadaşımın çocuğunu da ben büyüttüm. Çocuklara çok iyi eğitim verebileceğimi düşünürdüm. Zeynep, bana iki takla attırdı. Annelik genetik, içgüdüsel bir duygu. Bunun öğrenilebilir birşey olduğunu zannetmiyorum. Fakat ehliyeti olan herkes aynı şekilde mi araba kullanır? Hayır. Ancak yüzde 2’sinin çok iyi şekilde araba kullandığını düşünüyorum. Zeynep’in yüzde 2’ye girecek, çok iyi bir anne olduğunu söyleyebilirim. Bunun okumakla alakası yok. Haziran da kolay bir çocuk değil. Çok eğlenceli. “Düz duvara tırmanan” lafı bizden önce olmasaydı, Haziran sayesinde ortaya çıkabilirdi.

Haziran’ın Zeynep Hanım’a benzettiğiniz bir yönü var mıdır?

R.G.:Bir daha evlenmeyeyim ama çocuğum olsun istiyordum. Şimdi evlat edinmek çok zor. Birkaç yöntemi var. Koruyucu aile olabiliyorsun, yurt dışına gidip, orada taşıyıcı anneyle bir çocuk yapabiliyorsun ya da bir çocuğu evlat edinebiliyorsun. Kendi kanımdan olması gerekmiyor diye bakıyordum bu olaya. Çünkü çocuklarla iyi anlaşıyorum ve mühim olan o ilişkiyi iyi kurabilmektir diye düşünüyordum. Ama Haziran doğduktan ve biraz büyümeye başladıktan sonra o genetiğin ne olduğunu çok iyi anladım. Mesela benim ensemde kırmızı bir iz vardır. Haziran’ın ensesindeki aynısı. Zeynep’in ayağındaki bir ayrıntı, Haziran’ın ayağında da var. Zeynep’in dudağının sağ tarafı biraz daha yukarıdadır ki çok severim. Aynısı Haziran’da da var. Tabiki fikizksel özelliklerimizin yanında karakteristik bazı özelliklerimizi de taşıyor Haziran.

Z.G.: Çok dikkatlidir. Renan da öyledir.

R.G.: Burada seninle sakin sakin oyun oynarken 2,5 km ötede bir tane kazma makinesi yeri kazıyor. “Babacım orada inşaat var değil mi?” diyor.

Z.G.:Renan da öyle. Burada röportaj yapılırken, muhtemelen içeride de neler konuşulduğunu duyuyordur. Önüne bakarken arkasını görüyor. Ben öyle değilim. Renan, çok güzel gitar çalar. Müthiş bir müzik kulağı var. Haziran da öyle. O da gitar çalmak istiyor, çabalıyor.

Z.G.: Fiziki, genetik izlerini görünce, ‘benim başka hangi özelliklerim geçti acaba bu kıza’ diye dikkat etmeye başlıyorsun. Çıkardığın notaları aynı tonda çıkarabiliyor. Caz seviyor. Benimle beraber caz dinler.

Sanatçı olmasını ister misiniz?

R.G.:Kendi seçsin. Haziran’ın ne olacağı hiç belli olmaz.

Z.G.: Ben de hiç hoşlanmam insanların birşeyler düşünüp, çocuğunu da ona göre yönlendirmesini. Yanlış bulurum.

R.G.: Erkek çocuğu olsaydı, işi devam ettirirdi derler. Neyi devam ettirecek bu devirde. Ona mı kalmış? Sen şirketini kurumsallaştırabiliyorsan, ismini devam ettirebileceksen, o şekilde devam ettir. Bunu aileyle devam ettirmeye çalışmak büyük yanlış. Çünkü herkes bu işi aynı şekilde sevmeyebilir, buna ilgi duymayabilir. Birçok aile şirketinin problemi de buradadır zaten. Liyakat yerine, soyadına önem verirler. Halbuki o işle, yapması gereken adamın ilgilenmesi lazım. Onun için çok yetişmiş çocuklarım da olsaydı benimle beraber çalışmalarını istemezdim. Yetenekleri neyse oralara yönlensinler, mutlu olsunlar.

Renan Bey’i sizden dinleyelim, nasıl bir babadır?

Z.G.:O benim için ne diyorsa, ben de O’nun için aynı şeyleri söyleyebilirim. Kesinlikle dört dörtlük bir baba. Kız çocuğu istediği için zaten Haziran’ın yeri onda çok ayrıdır.

R.G.:Ben kadınların erkeklerden daha akıllı olduğunu düşünüyorum. Sanki Allah, bir haksızlık yapmış kadınları ve erkekleri ayırırken. Kadınların işi çok zor. Erkekler sadece sakal tıraşı olur, çocuk doğurmak zorunda değil, o acıları çekmek zorunda değil. Böyle dertleri yok. O yüzden kadın-erkek eşit değil. Kız çocuklarıyla ilişkilerim her zaman çok daha iyiydi ki bizimki kız çocuğu gibi de değil zaten. Ben hep kız çocuğu istiyordum. Yazık Zeynep de o yüzden strese girdi (gülüyor).

Z.G.:Ultrasonda çok stresliydim. Neredeyse bayılacaktım. Erkek derse ne olacak diyordum. Doğumdan sonra Renan, erkek olsaydı bu kadar sevinmeyecektim dedi (gülüyor). Çok da dürüsttür bu konuda. Şimdi muazzam bir aşk var aralarında. Renan eve geldiğinde Haziran uyumamış oluyor. Bizim evde yatılı herhangi bir bakıcı yok. Kızımızla kendimiz ilgileniyoruz. Renan’ın uykusu da olsa, işi de olsa yatmaz. Bütün gece Haziran’la ilgilenir. Sabah da yine aynı neşeyle kalkar. Haziran, O’nu üstüne çıkarak uyandırır. Renan kesinlikle sinirlenmez, hep sevgiyle ve yumuşak bir şekilde karşılar Haziran’ı. Renan, dört dörtlük bir baba. Ben çok şanslıyım, Haziran da böyle bir babası olduğu için çok şanslı.

R.G.:Haziran bana uzun bir süre baba demedi. Ben O’na “Küçük Aşkım” diyordum. O da önce “aşık” demeyi öğrendi. Sonra “küçük aşık” demeye başladı. Ardından gün içinde çok defa “küçük aşık” dediği için, nasıl bir hesap yaptıysa “çaşık” demeye başladı (gülüyor). Sonra o bitti, sevgilim, tatlım demeye başladı. Çok neşelidir, müthiş bir enerjisi vardır. Zeynep de öyledir. Tam bir güneş ışığı gibidir.

Z.G.:Biz mutlu bir çocuk yetiştirmeye çalışıyoruz. Kavgasız, gürültüsüz. Mümkün olduğu kadar sakin. Yüksek seste ağlıyordu Haziran. Neden ağladığını doktora sordum. “Sizin evde hiç kavganız olmuyor galiba” dedi. Kavga olmayan ailelerdeki çocuklar, sese karşı çok duyarlı oluyormuş. Biz onunla çocuk oluyoruz. Evde bütün duvarları boyamasına izin veriyoruz. Evde mobilya yok zaten. Herşeyi süngerledik mesela. Tamamen Haziran için de değil. Mutlu bir birey olmak için, ailemiz için yapıyoruz bunu. Çünkü mutlu insan çok az günümüzde.

Herhangi bir pedagogtan ya da profesyonelden yardım alıyor musunuz?

Z.G.: Hayır, almıyoruz. Çünkü içimizden gelen, her zaman en doğrusu. İstanbul’da çok moda şimdi. Doktorlara, pedagoglara gidiliyor. Durduk yere bir çocuğu oralara götürmenin anlamı yok. Bilinçli bir insansanız doğruyu ve yanlışı ayırt edebilirsiniz. Ben çocuğu bakıcıyla büyütmeyi de doğru bulmuyorum. Sadece gündüzleri yardımcımız var. Gece kimseye emanet etmiyorum çocuğumu. O’nun annesi benim. O’nu uyutacak olan da benim. Haziran’ın şu an anneye en çok ihtiyacı olduğu dönem.

R.G.: Arkadaşlarım Haziran’ın kediyle, köpekle olan fotoğraflarını görüyor. “İşte bir çocuğun böyle büyümesi lazım” diyorlar. Haziran’a titrinden önce insanları sevmesi gerektiğini öğretmeye çalışıyoruz. Haziran’ın, insanları sadece insan oldukları için sevmesini istiyoruz…. Bu, ayakkabı boyayan insan da olabilir, kral da olabilir. Hiçbirini ayırt etmemeyi öğrenmesi gerek.

Sosyal hayatla annelik/babalık nasıl gidiyor?

R.G.: Biz evde beş kişiyiz ve birlikte çok eğleniyoruz. Hadi çocuğu annene bırakalım da sinemaya gidelim durumu olmuyor.

Z.G.:İstanbul’a ya da yurt dışına kaçıyoruz bazen. Ama Ankara’da aileyle beraberiz. Mümkün olduğunca Haziran’la vakit geçirmek istiyoruz. Hafta sonları Renan’ın en keyif aldığı şey kızıyla olmak.

R.G.: Kahvaltıyı da beraber hazırlıyoruz. Keyifli bir iş. Haziran tost yemez ama sabah erkenden beni uyandırır tost yapmak için. Haziran’a göre tost yapmak; mutfak tezgahının üzerine oturmak, etrafındakilerle oynamak, ben tost yaparken kaşarları kedilere köpeklere atmak demek.

Alışveriş ve modayla aranız nasıldır? Renan beyin stiline müdehale eder misiniz?

Z.G.: Hiç müdehale etmem. Çünkü ben onun stilini çok beğeniyorum. Bunun, insanları değiştirmeye girdiğine inanıyorum. Değiştirmeye çalışıyorsam burada bir yanlışlık vardır. Ama birlikte alışveriş yaparız. Çok da keyifli olur. Ben O’na kıyafeterimi seçerken sorarım. Çünkü O’nun görüşünü çok önemserim. Renan’ın gözü çok iyidir.

Takip ettiğiniz tasarımcılar hangileri?

Z.G.: Mary Katrantzou, Herve Leger ve Alexander McQueen’i çok seviyorum.

R.G.:Alexander McQueen’i ben de çok severim. Ölmeden önce inanılmaz erkek ayakkabıları, botlar, çizmeler yapıyordu. Ayakkabı konusunda çok kokoştum. Bir ara Gucci’nin ayakkabılarını çok giydim. Alışverişe çıkmayı çok severdim. Bir ara modanın parçasıydım. Çünkü yurt içi ve yurt dışından defilelere çağırırlardı. Kıyafet, parfüm ve yemek konusunda hassasım. Şirkette aktif çalıştığım dönemlerde kızların yanlış oje renklerinden parfümlerine, etek boylarından çorap renklerine kadar karışırdım. Tasarımcıyım, üretimin içindeyim. Gözüm milimetrik görüyor. Ben burada çalışan birinin 300 gr. aldığını görürüm. Kaç kilo fazlası olduğunu bilirim.

Nerelerden alışveriş yaparsınız?

Z.G.: Daha çok yurt dışından ve internetten alışveriş yapmayı seviyorum. Çünkü daha farklı parçalar bulabiliyorum. Takip ettiğim siteler var; Net a Porter, Mytheresa, Matchesfashion, Luisaviaroma, Farfetch, Boutique1… Bir de Modaoperandi var. Tasarımcılar Sonbahar/Yaz koleksiyonlarını sitede satışa sunuyor. Sipariş verdiğinizde, bizzat sizin için tasarlanıyor ve dört ay sonra size geliyor. Haute Couture tarzı olduğu için de sadece sizde oluyor.

Yurt dışında nereleri tercih edersiniz?

Z.G.:Altı yıl Londra’da yaşadım. Orayı tek geçerim. Tüm sevdiğim tasarımcıların da kendi butikleri var.

Ailece tatil için yurt dışında nereleri tercih edersiniz?

R.G.:İşim dolayısıyla bir ara Mısır’a çok gidiyorduk. Şu aralar üç günlük bir New York seyahatimiz var. Ondan sonra Sao Paulo, Kolombiya, Brezilya ve Arjantin var.

Z.G.:Ama ailece Fethiye Hillside’ı tek geçeriz. Haziran’ın rahat edebileceği tek yer. Çocuğun orada aldığı keyif hiçbir şeyde yok. Çocukla ilgilenen çok profesyonel bir ekip var orada.

R.G.:Hillside dünyada müşteri devamlılığı olan tek yer. Müthiş bir yer.

Renan Bey, iş hayatınızda başarı ilkeleriniz nelerdir?

R.G.:Nurus’un tüm tasarım dünyasında bir özelliği vardır. Son 10-15 senede şunu iyi değerlendirebilen bir yapıya kavuştu; “Dünyada sosyokültürel, sosyoekonomik neler oluyor ve bunun sonucunda ofiste ve tekil mobilyalarda nelere ihtiyaç olacak?” Nurus, genetik olarak bunları önceden tahmin edip, öngörebilen bir şirket haline geldi. Türkiye’nin endüstri alanında, uluslararası anlamda çok az sayıda ödülü var. Bunların yarısı Nurus’un. Sosyoekonomik değişiklikler oluyor. Bu değişiklikler sosyokültürel hayata yansıyor. Bunun sonucunda da toplumun ihtiyaçları değişmeye başlıyor. Sizin de buna hazır olmanız gerekiyor.

İlgili Haberler

PASSWORD RESET

LOG IN